Bir şehrin sokaklarında yürürken, binaların yüksekliğine ya da caddelerin genişliğine bakarak o kentin büyüklüğünü ölçebiliriz belki. Ancak bir şehrin gerçek genişliği, içinde yaşayan insanların birbirine ne kadar yer açabildiğiyle ölçülür.
Son yıllarda metropollerin kalabalığında garip bir tenhalık hüküm sürüyor. Kalabalıklar artıyor, otobüsler, vapurlar, metro hatları tıklım tıklım doluyor; fakat o kalabalığın içindeki sesler gitgide cılızlaşıyor. Eskiden sokak aralarından yükselen çocuk bağrışları, pencerelerden pencereye uzanan komşu selamları ya da bir esnafın sabah siftahından sonraki o samimi “Hayırlı işler” temennisi, yerini ritmik bir telaşa bıraktı. Herkes bir yere yetişiyor ama kimse kimsenin yüzüne bakmıyor.
Mimar Sinan’ın taşlara yüklediği o zarafet ya da ahşap bir İstanbul evinin cumbalı penceresindeki o estetik duyarlılık, sadece bir mimari tercih değildi; bir yaşama biçimiydi. İnsanı merkeze alan, komşunun ışığını kesmeyen, sokağın rüzgârını engellemeyen bir nezaketin mimariye yansımasıydı. Bugün ise yüksek beton blokların arasında kaybolan şey yalnızca gökyüzü değil; o blokların dairelerinde yan yana yaşayıp birbirinin adını dahi bilmeyen insanların toplumsal hafızası.
Geçen gün eski bir semtin dar sokağındaki küçük bir sahafın önünde durdum. Yağmur hafif hafif çiseliyordu. Dükkânın önünde sararmış sayfalarıyla bekleyen eski bir romanın kapağında şu satıra denk geldim: *”Bir kenti güzel kılan, mimarisi değil; orada kurulan dostlukların sıcaklığıdır.”*
Ne kadar doğru…
Bugün modern dünya bize hız öneriyor, sürekli bir üretim ve tüketim döngüsü vaat ediyor. Ancak hızlı yaşadıkça incelikleri kaçırıyoruz. Bir tablonun karşısında dakikalarca durup o fırça darbesindeki duyguyu hissetmeye zamanımız yok. Bir dostun çayını içerken telefon ekranına bakmadan iki çift laf etmeye tahammülümüz kalmadı. Kültür ve sanat, salonlara hapsedilmiş şık bir fantezi değil; tam da bu günlük hayatın ritminde, insan ilişkilerinin o ince dokusunda saklıdır.
Şehirlerimizi yeniden inşa edebiliriz. Yeni yollar yapabilir, devasa binalar dikebiliriz. Fakat o binaların içine ruh katacak olan; birbirimizi yeniden dinleme becerimizdir. Bir sosyolog gözüyle baktığımda gördüğüm en net hakikat şu: İnsan, bir başkasının hikâyesine tanıklık ettiği ölçüde insan kalır.
Belki de bu haftanın sorusu şu olmalı: Bugün yürüdüğümüz sokaklarda kaç kişinin gözlerinin içine bakıp gerçekten gülümsedik? Şehrin gürültüsünü susturup, yanımızdakinin sessizliğine kulak kabartabildik mi?
Çünkü şehirleri taşlar yükseltir, fakat insanı ve toplumu ayakta tutan o görünmez, zarif bağlardır.

